Dicle’nin İzinde: Kültürel ve Ekolojik Hatırlamalar sergisi 29 Mart – 12 Nisan 2026 tarihleri arasında Cemil Paşa Konağı Diyarbakır Kent Müzesi’nde izleyiciyle buluştu. Sergiyle birlikte yapılan söyleşi ve atölyelerin çıktıları Palimpsest Mekan ve Hafıza Kolektifi’nin sosyal medya hesaplarından takip edilebilir. Önümüzdeki süreçte sergiyi farklı kentlere taşımayı ve Dicle Nehri Havzası üzerinden daha geniş bir kamusal tartışma açmayı hedefliyoruz. Bu çalışmayı aynı zamanda kolektif bir hafıza alanı olarak düşündüğümüz için, katkı sunmak, hikaye paylaşmak ya da temas kurmak isteyen herkese açık bir süreç olarak ilerliyoruz.
—
Merhaba, biz Dilan Kaya ve Gizem Kıygı. Haftanın Söz Devri’nde Dicle’nin izinde bulduklarımızı anlatıyoruz. Siz de bu izin peşine düşmek ister misiniz?
Dicle’nin izini sürmek, yaşamla buluşmaktı
Aslında Dicle Nehri, Diyarbakır özelinde uzun zamandır izini sürdüğümüz bir yerdi. Özellikle Dicle’nin Suriçi ve Hevsel’le kurduğu ilişkiyi yalnızca bir miras alanı olarak değil; gündelik yaşam, kadınların üretimleri ve insanla insan-olmayan canlıların birlikte varoluşu üzerinden anlamaya çalışıyorduk.
Ancak bir nehrin hikayesi, onu besleyen tüm kollarla birlikte çok daha genişliyor. Bu yüzden Dicle’nin izini sürmek, yalnızca bir yerle değil, bir havzayla ve onun içindeki yaşamla ilişki kurmak anlamına geldi. Bu süreçte de kaçınılmaz olarak tek bir hikayeyle değil, birbirine eklemlenen pek çok farklı hikayeyle karşılaştık.
Dicle Nehri, hatta onun havzası, parçalı bakmaya alıştığımız yaşam alanlarını daha bütüncül ve kapsayıcı bir yerden düşünmemize, nasıl bir dünyada yaşamak istediğimize dair bir hikaye kurmamıza imkân tanıdı. İnsanlarla birlikte insan olmayanların, Dicle etrafında yetişen ve -artık- yetişmeyen otların, meyvelerin, onlarla birlikte kurulan sofraların, şifa arayışlarının hikayeleriyle de karşılaştık.
Ekolojik yıkımı dünya ile kurduğumuz hiyerarşik bakıştan farklı düşünemeyiz
İklim ekolojik yıkımın çok büyük bir parçası ama elbette daha katmanlı bir yok oluştan söz ediyoruz. Barajlar bölgenin iklimselliğini ciddi şekilde etkiliyor. Ancak örneğin barajlar etrafında gelişen balık çiftlikleri de nehirde birçok türün yok olmasına neden olmuş. İnsan eliyle yapılan müdahaleler, madenler, kentleşme politikaları, endüstriyel tarım faaliyetleri toprağın, suyun yapısını ciddi şekilde etkiliyor.
Yaşamı nasıl kurduğumuz, insan olarak parçası olduğumuz ekosisteme nasıl baktığımız ve bu bakışla şekillenen tüm yapısal müdahaleler ekolojik yıkımın bir parçası. İki şehir plancısı kadın olarak, üniversitelerde hâkim olan yaklaşımın çoğunlukla insan merkezli bir kalkınma perspektifine dayandığını ve doğayı, içindeki insan-olmayan varlıklarla birlikte bir kaynak olarak gördüğünü deneyimledik. Oysa ekolojik yıkımı gerçekten konuşacaksak, öncelikle bu hiyerarşik bakış açısını sorgulamak ve dönüştürmek gerekiyor.
Dicle’nin hikayesinde susturulmuş hafızalar var
Dicle Nehri Havzası’nın izini bütünlüklü bir şekilde sürmek elbette kolay değil. Elazığ, Diyarbakır, Batman ve Şırnak’ı kapsayan 15 günlük saha çalışmamızda özellikle insan ve insan-olmayan varlıkları, dilleri ve kültürleri sessizleştirilen toplulukların hikayelerini takip etmeye çalıştık. Bu coğrafya çok katmanlı bir geçmişe sahip olsa da, aynı zamanda sistematik olarak susturulmuş hafızalar barındırıyor. Ermeni, Süryani ve Êzidî toplulukların hikayelerini artık çoğu zaman kendi seslerinden duyamamak bunun en somut örneklerinden biri. Bu yüzden aslında bulmayı umduğumuz belirli hikayelerden çok, karşılaşmalara açık bir yerden yola çıktık. Bu yolculuğu aynı zamanda kişisel bir iyileşme süreci olarak gördüğümüz için, sahada karşılaştığımız her anlatı bizim için beklenmedik ama çok kıymetliydi.
Bir yanıyla sessizleştirilen yalnızca insanlar değil. İnsan olmayanların tanıklığıyla da yol almaya çalıştık. Dicle’yi Dicle yapan türlerin yok oluşunu dinledik. Örneğin Eğil’de bağ bozumuna denk gelmiştik. Oradaki bağcılar Eğil Barajı nedeniyle üzüm bağlarının her yıl verimsizleştiğini aktardılar bize. Orada artık olmayan Ermeni ve Süryani topluluklarının biz zamanlar şarap ürettiğini, eski yapılardaki mahzen kalıntılarından anladık. Bu izlerin hepsini birer tanıklık olarak almaya çalıştık.
Hafıza, yaşadığımız yer ile aramızı kapatabilir
Mekâna dair çalışırken kendimize sıkça sorduğumuz bir soru bu. Bugün nehirlerle ve yaşadığımız yerlerle kurduğumuz ilişki giderek zayıflıyor; çoğu zaman onları yalnızca bir kaynak olarak görüyoruz. Bu da aramızda görünmez bir mesafe yaratıyor.
Dicle’nin hafızasını kaydetmek bizim için bu mesafeyi tamamen ortadan kaldırmak değil, ama onu fark etmek ve yeniden ilişki kurmanın yollarını açmak anlamına geliyor. Nehirle kurulan bağ güçlendikçe, yaşadığımız yerle kurduğumuz ilişkinin de dönüşebileceğine inanıyoruz. Bu çalışma boyunca arşiv belgelerinde çok gezindik. Kendi mesleki alanımıza da eleştirel bakmaya çalıştık. Farklı ölçekteki plan notları, gazete kupürleri bize şunu gösterdi, kalkınma perspektifi içinde biz nehri tanımaya ve anlamaya çalışmamışız. Daha ziyade onu nasıl kontrol edebileceğimize bakmışız.
Nehrin etrafındaki yaşam savunusunu da daha çok mimari dokuyu içine alan bir kültürel miras yaklaşımıyla kurmuşuz. Oysa, eşdeğerli olarak orada yaşayan canlılar, toprak, taş, etrafında konuşulan diller hepsi nehir ekosisteminin ayrılmaz parçaları.