Söz Devri I EVİD-SEN ile ev işçiliğinin yeniden tanımı üzerine

Tetikleyici içerik uyarısı: Bu yazı, ev işçilerinin çalışma yaşamında maruz kaldığı şiddete ilişkin anlatılar içeriyor. Bu anlatılar bazı okuyucular için zorlayıcı veya sarsıcı olabilir.

Ev işçiliği denince ilk akla gelenlerden biri gündelikçiler. Ancak ev içi emek bununla sınırlı değil. Çocuk, hasta, yaşlı ve engelli bireylerin bakımını üstleniriz. Hastalara refakat ederiz, yemek yaparız, temizlik, çamaşır, ütü ve market alışverişi gibi evin günlük ihtiyaçlarını karşılarız. Çalıştığımız evlerde şoförlük yapan arkadaşlarımız da var. Çocukları okula, yaşlıları doktora götürüyorlar.

Bakım dediğimiz şey, yalnızca bir insanın yanında bulunmak değildir. Onun beslenmesini, temizliğini, ulaşımını, günlük yaşamını sürdürebilmesini sağlamak da bakımın bir parçasıdır. Bu işlerin hepsi mesleki yeterlilik gerektiriyor. Temizlik yapmak, çamaşır yıkamak, yemek yapmak basit işler gibi görülüyor ama öyle değil. 

Temizlikte kimyasallarla çalışıyoruz. Hangi ürünün nerede kullanılacağını, hangilerinin birbirine karıştırılmaması gerektiğini bilmek zorundayız. Çamaşır yıkarken kumaşın özelliğini, hangi deterjanın kullanılacağını bilmemiz gerekiyor. Yemek yaparken de beslenme, hijyen ve gıda güvenliği konusunda bilgi sahibi olmamız gerekiyor. Çocuk bakımında çocuğun beslenmesi, güvenliği, bedensel ve zihinsel gelişimiyle ilgileniyoruz. Hasta ve yaşlı bakımında ilaç saatlerini takip ediyor, gerektiğinde tansiyon, ateş ve nabız ölçüyoruz. Bu işler yalnızca bilgi değil, beden gücü ve duygusal emek de istiyor.

Bütün bu işlerin tek bir kişiye yaptırılmasını doğru bulmuyoruz. Bugün çocuk bakmak için işe alınan bir ev işçisi arkadaşımızdan aynı zamanda evin temizliğini, yemeğini, ütüsünü de yapması bekleniyor. Peki, böyle mi olmalı? Elbette hayır.

Ev işçiliğinin bir tanımı olmalı

Her işin bir tanımı olmalı. İşçi hangi işi yapacağını, sorumluluklarının ne olduğunu, kaç saat çalışacağını ve ne kadar ücret alacağını baştan bilmeli. Mesleki eğitim alabilmeli, iş tanımının dışındaki işler kendisine dayatılmamalı. Bütün bunlar yazılı bir iş sözleşmesiyle güvence altına alınmalı. Sendikamız bunun için bir tip iş sözleşmesi de hazırladı.

EVİD-SEN olarak talebimiz sadece bu emeğin görünmesi değil. Ev işçileri kamu tarafından istihdam edilsin, devlet doğrudan işveren olsun, çalışma koşulları kamu denetiminde olsun, bütün işçilik haklarımız güvence altına alınsın istiyoruz. Bakım toplumsal bir sorumluluksa, bu işi yapanların haklarını güvence altına almak da kamunun sorumluluğunda olmalı.

Bakım yükü çoğu zaman bir kadından başka bir kadına aktarılıyor

Ev işçiliğini ağırlıklı olarak biz kadınlar yapıyoruz. Ev işi ve bakım yıllardır kadınların göreviymiş, sanki kadınlar bu işleri doğuştan bilmek ve yapmak zorundaymış gibi görülüyor.

İşin sınıfsal boyutu var. Bir kadın çalışabilmek için çocuğunu başka bir kadına emanet ediyor. O çocuğa bakan ev işçisi arkadaşımızın da kendi çocuğu, ailesi ve bakım sorumlulukları var. Yani bakım yükü çoğu zaman bir kadından başka bir kadına aktarılıyor.

Aramızda geçimini sağlamak için bu işe başlayan, yıllardır ev işçiliği yapan, köylerden, başka şehirlerden ve ülkelerden gelen kadınlar var. Yerli ve göçmen ev işçileri olarak farklı koşullarda çalışıyoruz. Ama güvencesizlik, düşük ücretler, uzun çalışma saatleri ve hak ihlalleri ortak sorunlarımız. Göçmen arkadaşlarımız bunların yanında dil, çalışma izni ve sınır dışı edilme korkusuyla da karşı karşıya kalabiliyor.

Elbette erkek ev işçileri de var. Şoförlük, temizlik, hasta ve yaşlı bakımı yapan erkekler de bulunuyor. Ama bu işlerin büyük bölümü hala kadınların omuzlarında. Biz bakımın yalnızca kadınların sorumluluğu olarak görülmesine karşı çıkıyoruz.

Yatılı çalışmak yirmi dört saat çalışmak anlamına gelmemeli

Biz ev işçileri olarak çalışma hayatımızda çok ciddi hak ihlalleriyle karşılaşıyoruz. Özellikle yatılı çalışan arkadaşlarımızın durumu çok ağır. Çalışma saatlerimizin sınırı çoğu zaman belli değil. Her an işe hazır beklememiz isteniyor. Gece üçte, beşte eve misafir geldiğinde yatağımızdan kaldırılabiliyoruz. Sabah da ev halkı uyanmadan kalkıp işe başlıyoruz. Birkaç saat uyuyabilirsek şanslıyız.

Yatılı çalışmak, yirmi dört saat çalışmak anlamına gelmemeli. Ama birçok arkadaşımızın çalıştığı evde işin ne zaman başlayacağı belli olsa da ne zaman biteceği belli değil. İşverenin ihtiyacı olduğunda uykumuz, dinlenmemiz, kendimize ayırdığımız zaman kesintiye uğrayabiliyor. İşçinin kendi zamanını belirleyememesi de bir hak ihlali. Bazen beş dakika içinde banyo yapıp giyinerek işimizin başında olmamız bekleniyor. Bir insan beş dakikada ne zaman yıkanacak, ne zaman giyinecek? 

Bir de mahremiyetimiz var. Bazı evlerde yatak odasında, oturma salonunda, mutfakta kameralar ve sensörler altında, gece gündüz gözetleniyoruz. Çalıştığımız yer başkasının evi olabilir ama orası aynı zamanda bizim işyerimiz. Yatılı arkadaşlarımız için hem işyeri hem yaşadıkları yer. İşverenin evinin mahremiyetinden söz ediliyor. Peki, o evde çalışan işçinin mahremiyeti ne olacak? 

İş sağlığı ve güvenliği konusunda da ciddi sorunlarımız var. Kimyasallarla çalışıyoruz, yüksek katlarda cam siliyoruz, ağır kaldırıyoruz. Yüksek bir binanın camını silerken düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalan ev işçisinin güvenliği yalnızca kendi dikkatine bırakılamaz. Tehlikeli işler işçiye dayatılmamalı, gerekli önlemler alınmalı. İşverenin sorumluluğu ve devletin etkili denetimi olmadan bu riskler ortadan kalkmıyor.

Hak ihlalleri bunlarla sınırlı değil. Psikolojik baskıya, aşağılanmaya, fiziksel şiddete, cinsel tacize ve tecavüze maruz kalan arkadaşlarımız var. Göçmen ev işçisi arkadaşlarımızın pasaportlarına el konuluyor, ücretleri ödenmiyor, işten ayrılmaları engelleniyor. Devletin ev işçilerini yeterince koruma altına almaması, gerekli düzenlemeleri ve denetimleri oluşturmaması bu ihlallerin sürmesinde önemli bir etken.

Haklarımızı ararken engellerle karşılaşıyoruz

Bazı mahkeme süreçlerinde çalıştığımızı kanıtlamak için sigortalı tanık göstermemiz istenebiliyor. Ev işçilerinin büyük bölümünün sigortasız çalıştırıldığı bir alanda biz nereden sigortalı tanık bulacağız? Çalıştığımızı, ücretimizi alamadığımızı, uğradığımız hak gasplarını nasıl kanıtlayacağız?

Bunun somut bir örneği var. Bir ev işçisi arkadaşımızın 2017 yılında açtığı dava bugün hala sonuçlanmış değil. Arkadaşımızın anlattığına göre işveren, onun kendi telefonundaki kanıtları silmiş. Çalıştığı eve giriş çıkışlarını gösteren kamera kayıtlarını da silmiş. Çalıştığını ispatlaması için önemli olan kayıtlar ortadan kalkınca işçi bir kez daha güç durumda kalmış. Aradan dokuz yıl geçti. Bir ev işçisinin çalıştığını kanıtlayabilmek için dokuz yıl hukuk mücadelesi vermesi kabul edilebilir mi?

Bizim itirazımız tam da buna. Ev işçiliğini güvencesiz bırakan bu düzen değişmeden hak ihlalleri sona ermeyecek. Biz başkalarının yaşamını sürdürmesi için çalışırken kendi sağlığımızdan, güvenliğimizden ve haklarımızdan vazgeçmek zorunda değiliz.

Ev İşçileri için İnsana Yakışır İşler: Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacize Sıfır Tolerans başlıklı raporu hazırlamaya, arkadaşlarımızın yaşadıklarına tanık olunca karar verdik

Biz yıllardır ev işçisi arkadaşlarımızın yaşadığı şiddete, tacize, aşağılanmaya ve hak ihlallerine tanıklık ediyoruz. Kara listeler, tehditler, arkadaşlarımızın çalıştıkları evlerde yaşadıkları şiddetle tek başlarına mücadele etmek zorunda kalan arkadaşlarımızı gördükçe, bunları daha kapsamlı araştırmamız gerektiğini gördük.

Bizi Ev İşçileri için İnsana Yakışır İşler: Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacize Sıfır Tolerans başlıklı raporunu hazırlamaya yönlendiren olaylardan biri, cinsel saldırıya uğradığını anlatarak sendikamıza ulaşan bir ev işçisi arkadaşımızın yaşadıklarıydı. Arkadaşımıza psikolojik ve hukuki destek sağlamaya çalıştık. Tedavi olabilmesi için de yardımcı olmak istedik. Ama aldığı tehditler nedeniyle öylesine korkuyordu ki kendisine sunulan desteği almaya bile cesaret edemedi.

Bir kadın yaşadığı cinsel şiddeti anlatarak yardım istiyor ama kendisinin ve ailesinin zarar görmesinden korktuğu için hakkını arayamıyor. Şiddet yalnızca yaşandığı anda kalmıyor. Ardından gelen tehditler kadının başvurabileceği yolları da kapatıyor. Bu tek bir olay değildi. Başka arkadaşlarımızın yaşadıklarında da tehditlerle, baskılarla ve hak aramanın önündeki engellerle karşılaştık. Bunların yalnızca bireysel olaylar olmadığını biliyoruz. Ev işçilerinin yeterince yasal güvenceye kavuşturulmaması, çalışma koşullarımızın denetlenmemesi ve bizi koruyacak mekanizmaların gerektiğinde işlememesi yapısal sorunlar. Bize göre bunlar aynı zamanda politik tercihlerin sonucu.

Yaşananları yalnızca tek tek tanıklıklarla sınırlı bırakmak istemedik. Şiddetin ve tacizin ne kadar yaygın olduğunu, hangi koşullarda yaşandığını, güvencesizlikle ilişkisini ve ev işçilerinin neden şikâyet mekanizmalarına başvuramadığını araştırmayla ortaya koymak istedik. 

Araştırma sonuçları beni şaşırtmadı ama bilmek başka, araştırmak başka

Açıkçası araştırmanın sonuçları beni genel olarak şaşırtmadı. Çünkü ben de bir ev işçisiyim. Yıllardır arkadaşlarımızın yaşadığı şiddeti, tacizi, tehditleri ve hak ihlallerini biliyor, bunlarla sendika olarak mücadele ediyorum. Ama yaşananları bilmek başka, ne kadar yaygın olduğunu bir araştırmayla ortaya koymak başka. Araştırma kapsamında 252 ev işçisiyle görüştük. Görüştüğümüz işçilerin yüzde 96,5’inin en az bir şiddet veya taciz türüne maruz kaldığını belirtmesi, yıllardır dile getirdiğimiz sorunların boyutunu gösterdi.

Beni asıl şaşırtan, üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen tacizin düşündüğümden daha yaygın olmasıydı. Elbette bu tür olayların yaşandığını biliyorduk. Ancak araştırma, işveren dışındaki kişilerden kaynaklanan tacizin de ne kadar önemli bir sorun olduğunu gösterdi. Çünkü çalıştığımız evde yalnızca işverenle değil, başka kişilerle de karşılaşıyoruz. Bu ilişkilerden doğan riskler çoğu zaman yeterince dikkate alınmıyor.

Türkiye’nin ILO’nun 190 sayılı Çalışma Yaşamında Şiddet ve Taciz Sözleşmesi’ni onaylamasını da bu yüzden istiyoruz. Bu sözleşme, işveren dışındaki üçüncü kişilerden kaynaklanan şiddeti ve kayıt dışı çalışanların korunmasını da dikkate alıyor. Bizim istediğimiz, araştırma sonuçlarının raporda kalmaması. Ev işçileri hangi çalışma biçiminde olursa olsun şiddet ve tacize karşı korunmalı. Bu koruma uygulamada da işlemeli.

Ev işçileri şiddete veya tacize maruz kaldığında çoğunlukla şikayetçi olmuyor

Araştırma sonuçları, görüşme yaptığımız ev işçilerinin %96,5’i şiddet veya tacize maruz kalsa da %77,8’inin herhangi bir şikayet mekanizmasına başvurmadığını gösterdi. Burada önce şu soruyu sormak gerekiyor: Bir ev işçisi şiddete ya da tacize uğradığında, şikayet ederse başına ne geleceğini düşünüyor?

Arkadaşlarımız işlerini kaybetmekten, kara listeye alınmaktan, tehdit edilmekten korkuyor.. Ama mesele yalnızca işini kaybetmek değil. Başvurduğunda gerçekten korunup korunmayacağını da düşünmek zorunda kalıyor. Bunu sendika olarak yaşadığımız bir olay üzerinden anlatayım.

Bir ev işçisi arkadaşımız bizi ağlayarak aradı. Eşinden ayrı yaşıyordu, boşanma süreci devam ediyordu. Çalışarak kendine bir düzen kurmaya, ardından çocuklarını yanına almaya çalışıyordu. Bunun için bir ailenin çocuklarına bakıyordu. Arkadaşımızın anlattığına göre işvereni onu ve yakınlarını yaşamıyla tehdit etmiş, boşanma sürecindeki eşiyle işbirliği yaparak çocuklarından mahrum bırakmakla korkutmuştu. İşten ayrılmak istediğinde de buna izin verilmiyordu. İşvereni kapıları kilitleyerek evden çıkmasını engelliyordu. Arkadaşımız yardım istemek için sendikamızı aradı.

Onu oradan çıkarabilmek için polise başvurduk. Ama ilk başvurumuzda müdahale edilmedi. Bunun üzerine yanımıza bir basın mensubu alarak karakola gittik. Durumu anlattığımızda aldığımız yanıtı unutamıyorum: Çocuk mu ki zorla alıkonulsun?

Oysa arkadaşımız kapıları kilitlenen bir evden çıkamadığını, ölümle tehdit edildiğini söylüyordu. Biz de onun yardım çağrısını iletiyorduk. Yaşananları kamuoyuna taşıyacağımızı söyleyince polis harekete geçti ve arkadaşımız çalıştığı evden çıkarıldı. Onu gördüğümde boynuma sarıldı, benden ayrılmak istemedi. Arkadaşımız bütün tehditlere rağmen şikayetçi olmakta kararlıydı: Kabul etmiyorum, sonuna kadar şikâyetçiyim, dedi. 

Şimdi rapordaki yüzde 77,8’lik sonuca bakalım. Arkadaşımız sendikaya ulaşmıştı, biz onun için polise başvurmuştuk. Buna rağmen yardım çağrısının ciddiye alınması için ayrıca mücadele etmek zorunda kaldık. Peki, sendikaya ulaşamayan, yanında kendisini destekleyecek kimsesi bulunmayan bir ev işçisi ne yapacak?

Bir kadının şikayetçi olmaması, yaşadığı şiddeti kabul ettiği anlamına gelmez. İşini, güvenliğini, çocuklarıyla ilişkisini ya da ailesini kaybetmekten korkabilir. Üstelik başvurduğunda korunacağından emin olmayabilir. Bizim istediğimiz, şikayet mekanizmalarının yalnızca kağıt üzerinde bulunması değil. Bir ev işçisi yardım istediğinde ciddiye alınmalı, güvenliği sağlanmalı ve hakkını aradığı için yeni bir hak ihlaliyle karşılaşmamalı. 

Pandemi hepimizi etkiledi ama hepimizi aynı koşullarda etkilemedi

Pandemi döneminde herkese evde kalın deniliyordu. Ama gündelik çalışan arkadaşlarımız için evde kalmak işsiz ve gelirsiz kalmak demekti. Çoğu sigortasızdı. Çalışmadığında para kazanamıyor, işsiz kaldığında da onu koruyacak bir gelir güvencesi bulamıyordu.

Yatılı çalışan arkadaşlarımız ise bambaşka bir sıkışmışlık yaşadı. Bazıları çalıştıkları evlerde adeta hapis hayatı yaşadı. Dışarı çıkmaları engellendi, izinleri kullandırılmadı. İzne çıkmak istedikleri için işverenleri tarafından fiziksel şiddete uğrayan arkadaşlarımız oldu.

Öyle olaylara tanıklık ettik ki bazı arkadaşlarımız odalara kapatılıyordu. Yemekleri kapının arkasına bırakılıyordu.. Arkadaşımız yemeğini aldıktan sonra kapı yeniden üzerine kilitleniyordu. Çalıştıkları evde kendi hareketlerine, dışarı çıkıp çıkamayacaklarına bile kendileri karar veremiyorlardı.

Hasta bakımı yapan arkadaşlarımız da virüsle doğrudan karşı karşıyaydı. Hastalara bakarken virüse maruz kalan, hastalanan, hastalığı evlerine taşıyarak eşlerine ve çocuklarına bulaştıran arkadaşlarımız oldu. Başkalarının sağlığı için çalışırken kendi sağlığımızı ve ailelerimizin sağlığını koruyacak yeterli güvencemiz yoktu.

Bütün bu yaşananları Covid-19 Raporu: Peki Ya En Alttakiler başlıklı çalışmamızda bir araya getirdik. Çünkü pandemi herkesi etkiledi ama hepimizi aynı koşullarda etkilemedi. Birileri evinde kalıp korunabilirken biz ya işsiz ve gelirsiz kaldık ya da çalıştığımız evlerde ağır hak ihlalleriyle karşılaştık.

Yalnızca rapor hazırlamakla kalmadık. İşsiz ve gelirsiz kalan arkadaşlarımızın temel ihtiyaçları için İstanbul Büyükşehir Belediyesiyle iletişime geçtik. Bu sayede 250 ev işçisi arkadaşımıza gıda desteği sağlanmasına aracılık ettik. O dönemde bu destek önemliydi. Ama gıda yardımı o günkü ihtiyacı bir ölçüde karşılar. Sigortasızlığı, iş güvencesizliğini ve hak ihlallerini ortadan kaldırmaz.

Pandemiden sonra ev işçileri çalışmaya yeniden başladı ama temel sorunlar ortadan kalkmadı

Sigortasızlık, ücretlerin ödenmemesi, uzun çalışma saatleri, dinlenme hakkının ihlali, şiddet ve taciz devam ediyor. Bir sonraki krizde aynı şeyleri yaşamamızı önleyecek kalıcı güvenceler de oluşturulmadı. Biz yalnızca kriz dönemlerinde yardıma ihtiyaç duyan insanlar olarak görülmek istemiyoruz. 

Bakım yalnızca ailelerin tek başına çözmek zorunda kalacağı bir mesele değil, toplumsal bir sorumluluk. Bir sonraki salgında, ekonomik krizde ya da afette ev işçilerinin yeniden aynı bedeli ödememesi için bu güvencelere bugünden ihtiyacımız var.

EVİD-SEN olarak 2011’den bu yana varlık mücadelesi veriyoruz

15 Haziran 2011’de Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdik. Türkiye’nin ilk ev işçileri sendikası EVİD-SEN’i kurduk. Ben de kurucularından biriyim.

Sendikamızı kurduktan bir gün sonra, 16 Haziran 2011’de Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) 189 sayılı Ev İşçileri Sözleşmesini kabul etti. Biz Türkiyede örgütlenirken dünyanın başka yerlerinde de ev işçileri aynı haklar için mücadele ediyordu.

Ev işçilerinin örgütlenmesi başka işkollarına benzemiyor. Biz fabrikalarda, aynı işyerinde yan yana çalışmıyoruz. Her birimiz başka bir evde, çoğu zaman tek başımıza çalışıyoruz. Ortak bir çalışma alanımız olmadığı için birbirimizi bulmak bile başlı başına bir mesele. Bunu nasıl aşabiliriz diye yollar aradık. Çocukları parka götürdüğümüzde, otobüste, minibüste, duraklarda, çalıştığımız sitelerde birbirimizle karşılaştık. Konuştuk, birbirimizi dinledik. Broşürlerimizi verdik, telefon numaralarımızı paylaştık. Bir arkadaşımız başka bir arkadaşımıza ulaştı. Mücadelemizi basından duyan ev işçileri de bizi aramaya başladı.

Çünkü farklı evlerde çalışsak da yaşadığımız sorunlar ortak. Sigortasızlık, ödenmeyen ücretler, uzun çalışma saatleri, işten çıkarılma korkusu, şiddet ve güvencesizlik. Örgütlenmeyi bu deneyimler üzerinden kurduk. Tek başına çalışan ev işçilerinin birbirini bulmasını, sorunlarını birlikte ele almasını ve haklarını birlikte savunmasını sağlamak için uğraştık.

Bizim için sendikacılık bir ev işçisinin yaşadığı hak ihlalini hepimizin sorunu olarak görmek

Gün geldi işverenlerin kapısına dayandık. Bir arkadaşımızın el konulan pasaportunu geri almak, bir başkasının ödenmeyen ücretini almak için mücadele ettik. Şiddete uğrayan arkadaşlarımızın yanında olduk. Bizim için sendikacılık yalnızca üyelik kaydı yapmak değil. Bir ev işçisinin yaşadığı hak ihlalini hepimizin sorunu olarak görmek.

Fakat örgütlenmeye başladığımız andan itibaren yalnızca işverenlerle değil, sendikal haklarımızı kullanmamızı zorlaştıran hukuki ve idari engellerle de mücadele ettik. 2011’de kurduğumuz sendikanın tüzel kişiliğinin tanınması için yıllarca mahkemelerde uğraştık. 2014’te lehimize verilen karar, 2015’te Yargıtay tarafından onanarak kesinleşti. Buna rağmen 2025’te EVİD-SEN, bizim rızamız ve ikinci kez sendika kurma irademiz olmadan, aynı kurucularla yeniden kurulmuş gibi kayda geçirildi. Buna itiraz ettik, çünkü bir sendika iki kere kurulmaz. Bizim talebimiz yeni bir sendika kurmak değil. 2011’de kurduğumuz sendikanın hukuki varlığının ve kazanılmış haklarının tanınması. Bu işlemle ilgili İstanbul 4. İş Mahkemesinde yeniden bir dava süreci yürütüyoruz.

Bir sendika yıllarca mahkemelerde mücadele edip lehine kesinleşmiş karar aldıktan sonra neden yeniden aynı haklarını savunmak zorunda bırakılmamalı. Üstelik bunun örgütlenmemize doğrudan etkisi var. Sendikamızın e-Devlet sisteminde görünmemesi, arkadaşlarımızın üyelik işlemlerini yapmasını engelliyor. Bu yalnızca idari bir kayıt sorunu değil. İşçilerin sendikal haklarını kullanmasının önünde somut bir engel.

Bir başka sorunumuz da işkolu meselesi. Ev işçiliği alanındaki sendikalar 20 numaralı Genel İşler işkolunda değerlendiriliyor. Bizim sendikamızın işkolu da geçmişteki mahkeme sürecinde bu şekilde belirlendi. Ancak gerekçesi net değil, bu sınıflandırmanın dayanağının açıklanmasını istiyoruz.

Biz ev işçiliğini bakım emeğinin bir bütünü olarak görüyoruz. Çocuk, hasta, yaşlı ve engelli bireylerin bakımını üstleniyoruz. Temizlik, yemek, çamaşır ve diğer ev işleri de insanların günlük yaşamlarını sürdürebilmesiyle doğrudan ilişkili. Elbette ILO’nun ev işçiliği tanımı daha geniş; özel hanelerde çalışan şoförler ve bahçıvanlar da bu kapsamda. Kimseyi dışlamıyoruz. Ancak ev işçiliğinin bakım emeğiyle ilişkisi göz ardı edilemez. Bu nedenle bu alandaki sendikaların 17 numaralı Sağlık ve Sosyal Hizmetler işkolunda değerlendirilmesini savunuyoruz.

Sendikal örgütlenmenin önünde pek çok engel var, biz yine de vazgeçmiyoruz

Bir de sendikaya üyelikte karşılaştığımız çok temel bir çelişki var. Bu sorun yalnızca ev işçilerini değil, farklı işkollarında kayıt dışı çalışan işçileri de ilgilendiriyor. Kanunda sendika üyeliği için açıkça sigortalı olma şartı bulunmuyor. Buna rağmen e-Devlet üzerinden üyelik işlemlerinde sigorta kaydı olmayan işçiler fiilen engellerle karşılaşıyor.

Türkiye’de üç milyona yakın ev işçisi olduğu tahmin ediliyor. Sigortalılık oranının yüzde biri bile geçmediği yönünde değerlendirmeler var. Kesin ve güncel sayılara ulaşmakta da güçlük çekiyoruz. Kayıt dışı çalışanlar sendikaya üye olabilse hem örgütlenmenin önü açılır hem de bu emeği verenler daha görünür olur. Elbette sendika üyeliği sigortanın yerini tutmaz. Ama kayıt dışı işçilerin sendikal örgütlenmenin dışında bırakılması, kayıt dışılığın görünmez kalmasını da kolaylaştırıyor.

Toplu iş sözleşmesi yetkisinde de barajlarla karşılaşıyoruz. İşkolunda yüzde 1, işyerinde yarıdan fazla, işletmede yüzde 40 üyelik çoğunluğu aranıyor. Oysa biz aynı işyerinde yüzlerce kişinin birlikte çalıştığı bir alanda değiliz. Her birimiz farklı evlerde, çoğunlukla tek başımıza çalışıyoruz. Önemli bir bölümümüz ise kayıt dışı çalışıyor. Toplu pazarlık kuralları, ev işçilerinin çalışma biçimi dikkate alınarak yeniden düzenlenmeli.

Bunlar birbirinden kopuk teknik aksaklıklar değil. Kesinleşmiş yargı kararlarının uygulanmaması, üyeliğin fiilen zorlaştırılması ve toplu pazarlık hakkının önündeki engeller birlikte değerlendirildiğinde, işçileri örgütsüz bırakan bir düzen ortaya çıkıyor. Bize göre bunlar kayıt dışılığı pekiştiren, sendikaları etkisizleştiren bilinçli politik tercihlerin sonuçları. Ev işçilerinin sorunlarının çözülmesi için kesinleşmiş yargı kararlarının uygulanması ve örgütlenmenin önündeki engellerin kalkması gerekiyor. 

Biz bütün bunlara rağmen örgütlenmekten vazgeçmedik. Çünkü bizim için örgütlenmek, bir arkadaşımızın başına geleni kendi sorunumuz olarak görmek ve onunla birlikte mücadele etmektir. Bir el başka bir eli tutuyor. Böyle örgütlendik, böyle mücadele ediyoruz.