Merhaba, ben Selen. Haklar için filmler yapıyorum. Bu kez kameramda Akbelen’de tanığı olduğum ekoloji mücadelesi vardı. Haftanın söz devrinde sizlere bu mücadeleden biraz bahsedeceğim.
Kamerayla ilişkim lisede başladı
Sosyal medyada şu sıralar bir akım var, aldığınız ilk telefonu paylaşın diye. Benim kamerayla ilişkim de tıpkı bu akım gibi. Görsel hikaye anlatıcılığımın fazlarını, ilk kameramdan başlayarak kullandığım kamera modellerine göre ayırabilirmişim gibi duruyor.
Analog Canon Ae-1 dönemi
Yani ilk kamerayla ilk yakınlığımın başladığı zaman. 14 yaşında, lise fotoğraf kulübüne girmiştim. Kendisini almak için tam iki yıl para biriktirmiştim. O sırada üst sınıflar, Hayyam Pasajı’na git gel gezileriyle bizi iyice, bugün hala İstanbul’da en mutlu olduğum yer olan Sirkeci, Eminönü hattındaki ticari kültürle tanıştırmıştı. Hala, o günlerde öğrendiklerim altyapımı oluşturuyor. Malzemelerin alım satımında ve tamirinde lise deneyimlerimi kullanıyorum. Veya lise yıl son festivallerinde kısır ve salatalık satarak, kulübe analog film almayı öğrenmiş olmaktan herhalde, neden ben fotoğrafa başladığımda dijital fotoğraf yoktu diyorum. Saçma belki ama bununla gurur da duyuyorum. Çünkü fotoğrafçılığın veya videograflığın gerçekten çok büyük bir bölümü yeni çıkan kamera malzeme takibi ve bunun ticaretini de bilmek demek. Oldukça erkeklerin baskın olduğu mekanlarda bunları yapabilmeyi, hem de küçük yaşta öğrenebilmek büyük bir şanstı benim için.
Ondan sonraki yaklaşık on yıl boyunca, görsel üretimde sadece fotoğrafçıydım. 2009 ve 2010 ile 2012’de Galata Fotoğrafhanesinde belgesel fotoğraf akademisine gittim. Böylece foto-röportaj, klasik ve deneysel belgesel eğitimleri aldım. Üniversitede son analog bükücü kalana ve İstanbul’da film yıkayan laboratuvarın %95’i ay içinde kapanmasına şahit olana kadar fotoğrafçı olarak yolculuğum devam etti. Bir gün analog inadımdan pes etmem gerektiği biliyordum. Basın ve belgesel arası bir yerde, sabah çek, iki saate yayınlamaya hazır hale getir düzenini artık analog kameramla yapamayacağımı anlamıştım.
Nikon D90 dönemi
Yani dijitalleşme dönemi, üniversitenin son yılında başladı. Bu kamera, aslında kamera teknolojisinin değişimiyle, DSLR kameraların kaliteli video çekimi yaptığı zamanlara da geçiş dönemiydi. Başka bir deyişle profesyonel video üretimini maddi olarak da daha demokratik bir yere taşımıştı. Böylece, daha fazla kişi video-belgesel üretmeye başlamıştı. Ben de onlardan biri oldum.
2011’de, Documentarist Belgesel Film festivali organizasyon ekibine dahil oldum. Belgesel sinema ile ilk kez izleyici olarak festival sayesinde tanıştım. O sene afiş fikrimiz, Hayvanlar Belgeselden Çekiliyor idi. Bu aslında, televizyon belgesellerinin ötesinde, sınırsız imkan ve yaratıcılığa açık belgesel sinemayı keşfetmemi temsil eden başlıktır. Documentarist ile de Türkiye’den ve dünyanın her yerinden inanılmaz kıymetli belgesel yönetmenleriyle tanıştım. Sinema televizyon mezunu arkadaşlara kadraj ve röportaj mantığını öğretirken, ben de video çekmeyi öğrenmiş oldum. Yine aynı dönemde kadınların cinsellik hikayelerini anlattığı İşte Böyle Güzelim kitabının, okuma tiyatrosunun kurgusu üzerinde çalışıyorduk. Bu videoda, hakim cinsellik algısına pekiştiren bir dil kullanmamak için titizlikle kolları sıvadım ve kurgu programının başına bizzat kendim geçtim. İlk kurgu öğrenmem de böyle oldu. 2012 ve 2013’te artık profesyonel olarak video üretmeye, aktivizm için sosyal medya belgeselleri, kampanya videoları hazırlama kariyerim resmen başlamıştı.
Dijital kameralar dönemi
Sonra devam eden neredeyse on beş yıl yıl Canon 6D, Sony A7İİİ dönemleriyle devam etti. Bugün maddi gelirimi, çoğunlukla sivil toplum kuruluşlarına sosyal medya belgeselleri, kampanya ve etkinlik video ya da fotoğraf çekimlerinden sağlıyorum. Hala, her şeyden önce ben bir fotoğrafçıyım demekten pek bir mutluyum. Lisansım Siyasal Bilimler, yüksek lisansım Endüstri Ürünleri Tasarımı bölümlerinden. Akademik çalışma alanım ise kamusal alan için tasarım. Bu alanlarda ve sosyal hak mücadelelerinde dert ettiğim ne hikaye varsa kameramla anlatmaya çalışıyorum. Çünkü ürettiğim sürece, kendimi ifade edebiliyorum. Dertlendiklerimi ifademe, estetik bir şekilde dönüştürebildiğimde ürettiğimden tatmin oluyorum. Ancak böyle dertlerle başa çıkılabilir hale getiriyorum gibi hissediyorum.
Bir film bir hayatı değiştirebilir mi pek emin değilim ama kesin bir yere dokunur
Her belgesel film bir etki yaratıyor, sanki bende nerede biriktiğini bilmediğim bir kümülatif bilgi oluşturuyor. Kimi yapmak istediklerine ilham olur, karar almayı sağlar. Kimi bambaşka bir çağrışıma sürükler. İzleyince hayatımı değiştiren tek bir film ya da belgesel yok, bir sürü film var.
2011’de, belgesel sinemayla ilk tanıştığım yıllarda yaratıcı sınırsızlığına dair filmlerden ilk karşılaştıklarım, etkileyenler hala aklımda. Metin Akdemir’in Ben
Geldim Gidiyorum’u ve Zeynep Dadak, Merve Kayan’ın Bu Sahilde filmleri. Bugünlerde kendi ürettiğim filmin hikaye yapısını kurarken ilham olarak önüme koyduğum filmler de var. Bu filmlerin ortak noktası, Akbelen filmimiz gibi yıllarca süren olay takibine, üretim sürecine dayanması. Berke Baş’ın Bağlar’ı, İdil Akkuş ve Ekin İlkbağ’ın Düet’i, Somnur Vardar’ın Boşlukta’sı, Vuslat Kara ve Burcu Melekoğlu’nun Blue ID’si, sadece kurgusu bile iki yıl süren Cem Kaya’nın Aşk, Mark ve Ölüm’ü, Nick Read ve Ayşe Toprak’ın Benim adım Mutlu’su, Dünyanın farklı yerinden de bana ilham olan çok film var, örneğin Amber Fares’ten Co-existence, My Ass!, yine kurgu dersi niteliğinde Johan Grimonprez’den Soundtrack to a Coup d’Etat ve Hubert Sauper’in Darwin’in Kabusu.
Liste daha da uzayabilir. Bu satırları okurken bile yeni müthiş filmler ekranla buluşabilir. Birçoğumuz böyle tavsiyeler görünce kenara not alıyordur. Belki böylece bu filmler başkalarına dokunmaya devam eder. Elbetteki ben de filmlerim bir şeyleri değiştirsin, mücadelelere düştüğümüz şerhler birilerine değsin çok isterim.
Hayatımın merkezinde iklim değil, mücadele var
Daha önce Seka işçilerinden Somadaki ailelere, Kuzey Ormanlarından Akbelen’e uzanan bir film geçmişim var. Bu mücadeleleri hem görüntüledim, hem de bizzat içinde yer aldım. Belgeselci ve aktivist konumları her zaman kaygan zeminde. Filmi çeşitli platformlarda sunarken, bu beş yıllık süreçte kimi zaman belgeselci, kimi zaman aktivist olduğumu ve bunun filmin görsel diline yansıdığını anlatıyorum. Direnişi takip ettiğim ilk iki yıl bu mesafe daha sabitti ve kendimi net bir şekilde belgeselci olarak konumlayabiliyordum. Ancak özellikle 2023 Temmuz ve Ağustosunda altı gün süren orman kesim sürecinde belgeselcinin konumu ya da mesafesi diye pek bir şey kalmadı. Filmin, şu anki halinde çekimlerde elimin titrediği, dayanamayıp kameranın arkasından bağırdığım veya sadece telefonla çekmeyi tercih de ettiğim pek çok an var. Bunlar direnişin içinde olmayı, belgeselci olmaya yeğlediğim anlar. Örneğin yine kesim sürecinde silkinip belgeselci olduğumu geri hatırladığım anlarda, görüntü kalitesi de sanki kendine geliyor. Bu da filmin hikayesine katıldığı sürece yeni ve önemli bir anlamı olacağına inanıyorum. Ne demek olduğunu çıkan sonuçla ben de daha iyi anlayacağım.
Yaptığım ne varsa, onun merkezinde iklimden ziyade mücadele var. Bir konuyu anlatmaya değer bulmam için neden illa ölüm kalım meselesi aradığımı anlamak için yıllar harcadım. Anlattığım sosyal hak mücadelelerine dair hikayelerin, kişisel hikayemde nereden kaynak aldığını düşündükçe buldum. Kent ve ekoloji mücadelesi baş edebildiğimi düşündüğüm, psikolojik sınırlarımda kilitlenmeden ilerleyebildiğim yer. Çünkü bu mücadelelerde insanlar ağaca karşı ırkçı, suya karşı ayrımcı veya temiz havaya karşı aşağılayıcı olamıyorlar. Atıyorum, su hakkını seçip, ama temiz hava da tarihte öyle yapmıştı, suyu koruyalım, temiz havanın haklarına dokunmayalım denmeyen bir yer. Bunlar olmayan yerde ben sorunlarla da, üreteceğim konuyla da daha rahat başa çıkabiliyorum. Kendi müdahelemi yapabiliyorum. Bu nedenle doğanın haklarının herkes için gerekli olması, belki başka politik görüşlerde ortaklaşamayacak insanların doğa için dayanıştığını görmek bana birçok zorluğu kaldırma gücü veriyor.
Akbelen’e bir haftalık çekim için gitmiştim ancak o sürede hikayenin derinliğini ancak kavrayabildim
2019 – 2021 yılları arasında İstanbul’daki göçmen dayanışma pratiklerine odaklanan bir interaktif belgesel üzerinde çalışıyordum. Aynı dönem, İkizköylülerin de haklarını, direniş olanaklarını ördükleri yıllardı. İkizköylüler köylerini 2017 ve 2019 yıllarında kaybetmişlerdi. 2019’da ise evlerinin, köylerinin yeniden yıkılacağına dair yeni tebligatlar almışlardı ve artık yeter noktasına gelmişlerdi. Ağustos 2021’e kadar, tam 4 defa Akbelen Ormanı şirket tarafından kesilmeye çalışılmış ve köylüler tarafından durdurulmuştu. 2021 yılı 17 Temmuzunda üçüncü kesim denemesi ise Nejla Işık’ın viral olan nefes alamıyorum çağrı videosuyla tüm Türkiye’de duyulmuştu. Ben de herkes gibi bu zamanlarda, direnişten haberdar olmuştum. Ancak sadece sosyal medya takipçisiydim.
Akbelen’e ilk kez aynı yılın aralık ayında, 350 Org Türkiye Derneğinin talebiyle, termik santrallerin zeytinciliğe ve arıcılığa etkisi ile yerinden edilmeye neden olmasını anlatan, en fazla iki ya da üç dakikalık bir kampanya videosu hazırlamak için gitmiştim. Gitmeden evvel, çekim sürecinin bir hafta sürmesini planlamıştık. Ancak geçirdiğim bir haftada henüz hikayenin derinliğini ve katmanlarını anlayabilmiştim. Ardından çekimleri bir hafta daha uzattık. Bir tanesi yaklaşık dört dakikalık, iki tane de ortalama on beş dakikalık kısa sosyal medya parçaları hazırladık. Bunların tesliminden sonra, hem direniş için video
üretmeye, hem de çekimlerime ve konuyu takip etmeye devam ettim. Film, başta direnişin hikayesini konu alıyordu. Ardından kadınların dönüşüm hikayelerine evrildi.
Akbelen mücadelesini takip ettiğim dört buçuk yıl boyunca hem direnişin kendisini, hem de Akbelen’deki kadınların sloganların ötesinde kişisel bakış açılarını, mekanın ve doğanın dönüşümünü kaydettik. Kadınların kendi anlattığı veya şahitliklerimizle göstermeye çalıştığımız bir film yapıyoruz. Kadınların hayatlarında ne değiştiğini ben onlar adına anlatmak istemem, filmi izlediğinizde kendiniz de göreceksiniz.
Bunun yanında büyük bir arşiv taraması yaptık. Direnişe dair söylenen ne kadar söz, ne kadar yayınlanan bilimsel bilgi varsa dökümünü yaptık. Muğlada termik santral kurulumun çevreyi nasıl kitlettiğine etkisini ve geçmişteki direnişlerin tarihini keşfettik. Filmde yer bulamayan kadın hikayelerini ayrıca bir sergi haline de getireceğiz. Bunu büyük ölçüde tasarladık, içeriğin tamamlanması için filmin kurgusunun bitmesini bekliyoruz.
Akbelen’den kameralar çekildiğinde geriye duygular kalıyor
Akbelen’den kameralar her çekildiğinde, geriye bambaşka şeyler kalıyor. Hep direnişe, politik gelişmelere göbekten bağlı duygu değişimleri kalıyor. Bu duygulardan ilk aklıma gelen de mizah. Kendi aramızda, sıkıldığımız kadar da çok gülüyoruz sanırım. Sloganvari mesajlar değil, hisleri paylaştığımız bir yer oluyor. Düşülüyor da, kalkılıyor da. Belki kamera açıkken gösterilen güçlü sloganlar daha şefkatli, yorgunluklara da yer bırakan, tartışılan anlara dönüşüyor.
Bu süreçte kendi hayatımda da pek çok şey değişti. Hatta yakın zamanda, birçok uluslararası danışmanımızla filmin kurgusunda yönetmenin kendini konumlandırması üzerine çok tartıştık. Kendimi de hikayeye dahil etmem gerektiği söylemlerine ve dış ses kullanımıma karşı çıkıyordum ama kendi dönüşümümü fark edince gardımı da indirdim. Yıllardır sosyal medya belgeselleri, kampanya videoları yapan birinden ilk defa uzun metraj belgesel film yönetmenine dönüşüyorum. Sürekli acil butonuyla önüme gelen konularda, hızlı haber verme, harekete geçirme kaygısı olan işler üreten bir görsel hikaye anlatıcısından, kişisel dönüşümlere sakince bakan, yılların birikimini dönüştüren bir görsel sonuca varmaya çalışıyorum.
Filmin festival yolculuğu başlıyor
Film Saraybosna’da Movies that Matter yarışmasında ödül aldı.Docu Rough Boutique programı kapsamında aldığımız ödül, aslında filmin post prodüksiyon sürecinde aldığı dördüncü ödüldü. İlk üç ödülümüz Nisan ayında Hırvatistan, Zagrebdox festivali Slow Pitch programından gelmişti. İngiltere-Impronta Films yapım danışmanlığı ve Hırvatistan, RAFF – Rab Film Festivali Residency programı ve NEBULAE – DocLisboa katılımı ödülleri kazanmıştık. Programa başvuran 91 proje içinden kabul edilen 8 projeden biri olmak bizim için çok mutluluk vericiydi. Bunca yıl başa kaldığım malzemenin, uluslarası anlamda da neye tekabül ettiğini görebilmek, hikaye anlaşılan ve anlaşılmaya yerlere dışarıdan bakabilmek için harika fırsatlar oldu.
Temmuz ayında ise filmimiz Gürcistan- Svaneti Film Festivali’nin Work in Progress Competition bölümüne davet edilmişti. Şimdi Hollanda Movies That Matter Festivali’nden önce, Ekim ayında Doclisboa festivalinde olacağız. Bir yandan kurgu ve post prodüksiyon süreçlerimiz için kaynak arayışımız devam ediyor. Şu an önümüzdeki en önemli hedef bu.
Ardından uluslararası bir festivalde prömiyer yapma ve yurtiçi, yurtdışı festival gösterimleri ile festival yolculuğu başlayacak. Ardından da yurt içinde sivil toplum ve üniversite ile gösterimler, yurtdışı televizyon ve iletişimde olduğum uluslararası direnişlere de gösterimlerinin takip etmesini umuyoruz.